10 Şubat 2019 Pazar

BİR SARHOŞ BİR ÇIPLAK VE BİR DELİ 2



Ellerimdeki kan kuruyordu kurudukça unutuluyordu. Her geçen saniye hastaneden cesedinden ve kendimden uzaklaşıyordum. Artık aynaya baktığımda ne onun silueti vardı ne de gözlerim. Gözlerimin yerinde büyük bir boşluk vardı, göremiyordum sadece daha derin hissediyordum. Gözlerimin bütün hücreleri istifasını vermiş ben de kabul etmiştim. İçinde ışık, hayata tutunmaya karşı en ufak bir istek olmayan hücrelerle yola devam edemezdim. Gözlerimden vazgeçtim. Alınma sakın seni bir daha göremeyecekleri için değil seni nasıl öldürdüğüme tanık oldukları için önce onlardan vazgeçtim. Hem artık Tanrı’yı bile göremiyorlardı, ya da görülmeye değer bir Tanrı kalmamıştı. Oysa önceden her şeyde mucizeyi bulabilirlerdi, ışığı, ufacık şeylerde mutluluğu bulabilirlerdi. Ama birer boşluktular artık koca birer boşluk.
                Tren uzun uzun bağırdı beni çağrıyor. Ne kazanacaktım yolda ne kaybedebilirdim. Yokladım kendimi. Kaybedecek neyim vardı, kazanacak neyim eksikti?  Yıllarca kaldığım o beyaz odadan kaçmanın verdiği özgürlüğü soludum. Ardından hiç bilmediğim bir dış dünyada olmanın verdiği ürpertiyi hissettim. Bilinmezliğin o garip tadı içinde, tren garında tuhaf bir adamdım insanların gözünde. Her hareketim şüpheli, kararsız. Hiç bilmediğin bir şehrin garında kör bir adamım, üstelik seni öldürmekten arama kararı var hakkımda. Bütün bu şartlarda  tımarhaneden kaçmamış olsam da normal olamazdım zannımca. İtiraf etmeliyim soğuktan değil titremem  tam da bu gece kaçak bir özgürlük yaşamanın zevki  akıyor damarlarımdan. Çığlıklar atarak koşmak geliyor içimden, kalp atışlarım hızlanmış, kan basıncım artmış akciğerlerimin hava kapasitesi iki katına çıkmıştı. Hem çok özgürdüm hem çok korkak. İnsanın en özgür hissettiği an tutsaklığa en yakın hali olabilirdi. Zaten insanın yaşama bilincini gerçek anlamda kazandığı anın ölme bilincine vardığı an olması tuhaf değil mi? 
             Her cinayetimde, öldürdüğüm her alışkanlıkta o yanımdaydı biz bir takımdık, biz iyi bir takımdık. O hep daha iyi planlar yapıyordu cümlenin doğrusu planları hep o yapıyordu. Bense ona inanıyordum bir Tanrı’ya tapar gibi, inanmakla bitmiyordu onu seviyordum. Sevgimin büyüklüğü korkuttuğu için onu öldürdüm. Bana güç verdiğini sanıyordu, alışkanlıklardan, sıfatlardan, yargılardan bunlarla beraber korkulardan arındırdığını, bana gerçek özgürlüğü bahşettiğini sanıyordu. İnsan özgürlüğü öğrettiği birini bu derece kendine tutsak etmemeliydi. Bütün bunlar mahkemelerde delilik kadar indirim sebebi  kabul edilmeyecekti ama benim vicdanımda her şeyi meşrulaştırabilirdi.
                Artık doktor yoktu, alışkanlık yoktu. Alışmamam gerektiği kanısı içinde ne büyük bir alışkanlığın içinde yaşadığımı fark ettiğim andı, onu öldürdüğüm an. Artık sarhoş değildim, çıplak değildim, delilik mi? ben hep biraz böyleydim. Hastaneden çıktığıma göre iyileşmiş olmalıydım. Çıkmadım, kaçtım bunun onların kararı değil benim kararım olması bunu yanlış yapar mı? Kaçmadım da yani kendi kendimi taburcu ettim. Sana ihtiyacım yok diyebilmek için onu yok ettim. O var oldukça ona ihtiyacım vardı çünkü, ama kimseye bahsetmeyin bundan. O tren garında kimi görsem olgunlaşmışsın diyorlar. Hastaneye girdiğim gün  gibiyim yine, çok değişmedim de zırhımı çıkardım o beyaz odada, aslında girdiğim halde olduğumu kabullendim sarhoş, çıplak ve deli. Tanrıyla konuşmayı öğrenmiştim bir de herkes gitse bile onun gitmeyeceği inancı yerleşmişti içimde bir yere.
                Tren gidiyor doktor şimdiye kadar çoktan soğumuş olmalı cesedin, belirginleşmiştir ölü morlukların.  Duvardaki yazıyı görüp anlamıştır polis her şeyi. Sahi anlamış mıdır, seni  garip bir biçimde sevdiğimi. Konuşmalarımızı duyumsamışlar mıdır? İnsan kötü bir alışkanlıktır, bazı alışkanlıklar çok sevsek de bırakılmalıdır dediğini biliyorlar mıdır?  Kendime çıkan tek yolun seni yolcu etmekten geçtiğini biliyorlar mıdır? Bilmeliler…Bilmeliler…
                Tren benim düşüncelerimin hızına yetişemiyor doktor. Beynim oyun oynuyor o sabahtan kalma ölü bir bebek sesi çınlıyor. Erkeklerin de annelik içgüdüsü gibi bir güdüsü  var bazen bir kadını severken ortaya çıkıyor bazen hiç görmediği bir bebeği düşünürken.  Özür dilerim doktor, teşekkür ederim, hoşçakal doktor.
                Tren gitti. Kayıp; şehirler, evler, insanlar, raylar yollar. Ve ben çok ağır geliyorum bu demir yığınına hiç uygun değilim bazen yaşamaya. Hazır da değilim ne ölmeye ne teslim olmaya.

21 Ekim 2018 Pazar

Tanrısal Aşk

Bir Tanrı'ydım.
Seni yarattım,
Sana tapandım.
Özür dilerim sevgilim,
Özür dilerim.
Bir dahaya insan gibi seveceğim.
Sadece seveceğim.

Eylül-2016



25 Ağustos 2017 Cuma

Bana Bir Şarkı Söyle



Bana bir şarkı söyle,
Derin anlamları olmasa da olur, öylesine.
İçinde ‘’Özgürlük’’ olsun,
Büyük harflerle İstanbul bir de.
İngilizce, Kütçe ya da Türkçe
Ve yahut kimsenin bilmediği bir dilde,
Umut olsun nakaratları,
Ve andırmasın hiçbir ağıdı.

Özledim işte
Yürümeyi beceremeyip düşmeyi bile
Bana bir şarkı söyle!
Bütün kalmalara ve gitmelere
Gecesine, gündüzüne
O kadim  şehre
Bir şarkı söyle.



Haziran/2013

28 Ocak 2017 Cumartesi

O TREN BİR GÜN GELECEK

O tren bir gün gelecek. Hiç ummadığım bir istasyonda karşılaşacağız, ben yine gitmek ve kalmak arasındayken. O trene bineceğim, yetişeceğim ve ya sırf öyle olması gerektiği için öyle olacak. O tren gelecek ve beni güzelliğe götürecek papatya tarlaları arasından geçerek, laleler toplayarak başaklar arasında koşarak. O tren yeni bir memleket yaratacak; hem hep ait olunan hem hiç bilinmeyen, insanları gülümseyen huzurlu cesur ve saygılı, Antalya gibi sıcacık portakal kokulu, İstanbul kadar büyüleyici aşık olunası..
Hayalperestlik ve keskin gerçeklikten paralel bir düzlem olacak rayları. Hatta bazen gökyüzüne uzanacak raylar, bazen denizaltına..
 O tren gelecek ve hayatımın bu en zor evresinde yanımda olanlar olacak içinde. Sadece bir kuru teşekkürüm kalacak diğerlerine öğrettikleri her şey için. Ama zorken güç verenleri gitmeyenleri, yalan çıkar ilişkisine girmeyenleri, affedebilenleri kısaca dost olabilenleri unutamayacağım asla unutmayacağım.
O tren bir gün gelecek ve ben hayatın altını çizdiği cümleleri anlatacağım yol boyunca ona, dinleyecek çünkü beni, sabahlara kadar dinleyecek. Belki de o bir kitap okuyacak bana gıcırtısıyla. Kafka’dan Dan Brown'dan ya da Nazımdan birkaç dizesi saklanmış olacak vagonlarında. Ezberlenmiş cümleler değil iyi öğrenilmiş cümleler olacak hepsi. Şimdi bir istasyondayım, yorgunum çok sevdiğim mücadele etmekten yorulmuş, biraz üşümüş ama umutluyum. Bak işte çelişkilerim bitmek üzere, her şey zamanla yavaşça ve sağlamca oturuyor yerine. Hatalarla oturuyor ‘’iyi ki’’lerle oturuyor ve  yaşanan hiç bir an için ‘’keşke’’ dememek sevindiriyor. Bekliyorum sessizce

 Ve hep bir inanç içimde, o tren bir gün en güzel şarkısıyla gelecek, kar altında dans edermiş gibi devam edeceğiz yola. Hissedeceğim her şey bambaşka..
Bir şey daha var bildiğim, o tren tıpkı hayat gibi benim ve onu ancak ben güzelleştirebilirim.



20 Ekim 2016 Perşembe

Kadın


KADIN

öldürür beni yazamadığım
ortaçağdan kalma yaraların
utanç değil kadınlığın
ne de doğurganlığın
utanç değil erkekken ağlamışlığın,
küçük tanrılarız büyük gezegende
bir oda yarat kendine
dünya kundakta
dünya kucağında
büyüt onu güzellikten yana
öldürür seni yazmadığın
anlatamadığın
çizip boyamadığın
öldürür bir ezgiye katılmazsa
satırların,sustukların.

ÖYKÜ/ ANA RAHMİNDEN GÖKYÜZÜNE




                                         ANA RAHMİNDEN GÖKYÜZÜNE

Beyaz,sabretmeye değecek kadar, aradığım her  neyse onu içinde sakladığına inandığım beyaz. İlkokuldaki o ilk küçük boy resim defterimin ilk sayfası kırık dökük sıranın üstünde,ellerimde rengarenk umutlu boyalar, titrek,heyecanlı kirletmeye korkan ellerim ne çizeceğini biliyor; mutluluk! Nasıl çizeceği bilemediği.
İnsanın en çabuk geçen yaşlarında, 7 yaşındayım. Nerde karşılaşsak sonsuzluğuna inandırabileceğim bir gülümsemeyle karşılarım sizi, adımı boş verelim gözbebeklerimden tanıyın beni.Dilsizim.Dilsiz değil de lal daha çok hoşuma gidiyor işin gerçeği, hem -siz ekinin eksilticiliğinden kurtarıyor hem daha kibar gelmiyor mu?
Defter hala önümde açık,öğretmenim ısrarlı bakışlarıyla  hissettiğim şeyi hissettirmemi istiyor,mutluluğu çizmemi.Çocuğum her çocuk kadar masum,güzel ve mutluyum.Hatta ben iki kişilik mutluyum,annesi yerine de yaşayan bir çocuğum,annem yaşasa mutlu olsun isterdim.Varolmam için yok olanın mutluluğu , ben onda rahminde mutluydum.Anne dendiğinde, yerçekimine aykırı o duruşumla gördüğüm beyazlık belirliyor,belirmek değil de her yer beyaz oluveriyor,annemi görmek umudu ve kör oldum korkusu iki büyük duygunun çarpışma anı gibi bu.Ama umut etmek baskın gelir ki bana hep mutluluk kalır,sanki annem dudaklarıma bir gülümseme  asıp gidivermiştir. Annemin bir fotoğrafı olsaydı onu çizerdim şimdi hiç tereddüt etmeden.
 Görebildiğim  mutlulukları çizerim.Çocukluktan bahseden bir resim de olabilir pekala.Çocuklar mutludur, çocuklara en çok mutluluk yakışır ya.Kendime bakıyorum mutluluğu içinde tutan beni çizsem,ellerim kirli hep çamurların marifeti,almadım ki kimsenin elinden pamuk şekerini.Yüzümde bir sevinç bayram sabahlarından kalma.Kulaklarımda şarkılar ritim tutmaya hazırım en ciddi zamanlarda bile ve yaşıyorum her an dans ediverecek gibi.kaygısızım ama çocukça kaygılarım var aslında.Kararsız olduğumu da söylüyorlar,yanılıyorlar,sadece bütün oyunları diğerlerinden vazgeçemeyecek kadar çok seviyorum.Oyun oynayan çocuklar çizsem anlatırlar mutluluğu,ne cizsem,saklambaç mı?  körebe, arabalar, seksek,taso, evcilik, sobe? Hangini çizsem üzülürdü diğerleri ,yine çıkamadım içinden her çözemediğim düğümü götürdüğüm dedeme gitme zamanı gelmişti.
Beni şaşırtan,mutlu eden çözümleri vardı dedemin,mesela soğuk bir geceye çözümü :  üşürsen dedi yorganı çekme,bende çekmeyeyim,sarılalım.Hem yorgan yeter hem vücut ısılarımızı paylaşırız.Cüzzamdı dedem tek çözümsüzlüğü kendiydi.''Hastalığın tek taşıyıcısı insandır başka yollarla bulaşması mümkün değildir. Cüzzam hastası olan ve bu mikrobu taşıyan bir hasta ile en ufak bir yakın temas hastalığın bulaşmasına neden olur bu yüzden cüzzam hastaları sağlıklı insanlarla birarada yaşayamaz.''yazıyordu tıp kitapları ama şiddetli bir yanılgı içindeydi bence. Sarılınca bulaşan hastalık mı olurmuş,sarılınca bulaşan  tek şey sevgiydi.Dedeme hiç sarılmadılar ki,nerden bilsinler.İnsanlar korkuyor sarılmaktan sevmekten mutlu olmaktan. umut etmek inanmak yerine korkup kendi dünyalarına çekiliyorlar sonra mutsuzluktan yakınıyorlar.Bense sevecek şeyler aradım kendime,'anne' der gibi sarılıyormuşum çınar ağacına az değilki onun da kucağında uymuşluğum.Ağaclaşmış elleriyle dedemi bir çınar ağacına benzetip ikisine de sarılmış olarak çizsem kendimi, mutluluğu anlar mıydınız?Korkulardan arınıp nasıl görünürse görünsün ,sarılınca bulaşan tek şeyin sevgi olduğunu hatırlatırdım resmimle.
Saf mutluluğu soluduğum anları düşünüyorum,hangisinde daha çok mutlu olduğumu değil çünkü mutluluğun saf hali tektir,hangisini çizsem en iyi aktarabileceğimi,ne güçmüş kendini hissettiklerini anlatmak,dilsizliğime şükredeceğim nerdeyse.Şükretmeyi de her şey gibi dedem öğretti.
--Dede gökyüzüne baksana rengarenk uçurtmalar? Konuşamıyorum ama anlaşabiliyoruz adı sessizlik olan aynı dili konusuyoruz.
--Ben uçurtma yapmayı bilmem ki dedi.Çok az şey vardı bilmediği bunun utancını yok etmek için boşver der gibi salladım elimi.
--Ama sana uçmayı öğretebilirim.
Anların toplamıydı hayat ve hayatı algılayış biçimimizi değiştiren bizim farkında olduğumuz ya da olmadığımız küçücük bir anda saklıydı.Başımız yeşilde renkli uçurtmalarla süslenmiş gökyüzüne bakarken uçma fikrinin zihnime yerleştiği an,heyecanladım.Renkli bir uçurtmam olmayacaktı ama bir uçurtma gibi olacaktım gökyüzünün maviliğinde..Ne çizeceğim yavaş yavaş kafamda  belirmeye başlamıştı.
Uçmama ihtimalini hiç düşünmedim.Dedemin yanında olumsuzluk eki -ma -me kullanmak doğal yasaktı.
--Gerçekten uçmayı istiyor musun? Kara erik gibi büyümüş gözlerimle baktım ona konuşmayı bilsem de bir şey demezdim.
--...
Acelesiz ve sakin ol dedi ve hep inan.Yapabileceğim başka bir şey de yoktu ki.Ovalar muhafazakar,denizler özgürlükçü ve dağlar anaşisttir,bu kadardı coğrafya bilgim ve hem hepsinden biraz,hem hiç biri olamayışından değil miydi  dede hep gidişin. Maddi coğrafyalar tükendiğinde de gidilecek tek bi yer kalacaktı kendimiz, her yere götürdüğümüz kendimize gidecektik en sonunda değil mi dede? her şey özüne döner.Kendi coğrafyamı keşfetmeye başladığımda  düz beton bi yoldan,alanında başarılı ama az kültür görmüş, diyet listeleriyle can sıkan biri bulmak acıtırdı beni bana uçmayı öğret dede! Evet, termik basınç alanları,hava hareketleri,yercekimi bilmiyorum hiçbirini ama inanıyorum gökyüzüne dokunabilirim.
--Bilmemek inanmayı kolaylaştırır,zaten bilsen de istediklerine inanırsın.Hayaller umutla büyür unutma,esaret altında da olsa en büyük özgürlüğün hayal kurmak,özgürlüğüne inançla yürü küçüğüm.
Sözlerinde anlamadığım kelimeler  vardı kuramadığım bağlar ama kendimi özgür,güçlü ve mutlu hissediyordum.Belki de sadece onu çizmeliydim.Heybesinde gittiği her yere peynirin ekmeğin yanında usanmadan umudu da taşıyan adamı,yolu ve köpeğini çizmeliydim.A4 boyutundaki hayattan,altın başakların arasından, dar patikalardan giderken, 'güneşi görmediğimiz bir yerlerde güneşin doğmadığı anlamına gelmez,ne duruyorsun güneşe gidelim'demesini.Kesin kararımı vermiştim ki resim bilgimin de bunlara yetersizliği aklıma geldi.
 Ellerim ancak dedemin bir parmağını kavramış,zamansızlığa yürüyorduk sevmekle iligili konuşacaktı. Belki iyilikle arasında paralel ilişkiden sözedecekti.Sevdiğim şeyleri yapmam gerektiğini bunların beni belki zengin, kariyerli yapmayacağını ama duru bir mutluluğun yolunun sevmekten geçeceğini anlatacaktı,bunlardan sözetmedi,öğretti.Hayal iklimimin toprağıydı sevgi,bir rakı masasının bir numaralı mezesi,bir duanın hammaddesi.Senle konuştuğumuz dilin adı sessizlik değil sevgi diye düzeltti beni. Aynı dille köpekle de konuşabilirsin çiçekle,çınar ağacıyla doğal ve samimi olan herşeyle herkesle..Konuşarak çıktığımız dağın eteklerinde çalışmaya başlamıştık  dedem bir hafta sonra bir hastahane odasında uçtu.Sanırım  bu kez biraz fazla yükselmiş olmalı ki onu bir daha görmedim  .Öldü gibi olumsuz kelimelerle ifade etsem durumu azarlanırdım ancak uçmuş olabilirdi.Biraz daha bekleyemedin ihtiyar beraber uçacaktık diye söylendim avuçlarımı açtım senden duyduğum tek duayı mırıldandım.
Onun tek mirası içi umut dolu o heybesi,tek mirasçısı bendim.Ne zaman ki o heybeyi attım sırtıma kanatlarımı taktım uçuyorum mutluluğa.Cılızdı vücudum fakat cesurdur ruhum.Yükseklik korkum yok ama yine de aşağıya bakma taraftarı değilim.Korkuyu değil umut etmeyi seçiyorum,yükselmek  için yükseklere bakmam gerek.Bu yüzden aşağıya değil yukarıya bakıyorum gökyüzüne ve beyaza takılıyor gözlerim.Beyazlığında tanıdık bi şeyler buluyorum varlığımın temelinden birşey kadar tanıdık ve yokluğumu da tanımlayacak beyaz..O an kadar mutluluyum, doğmadan hemen öncesi, anne dediğinde kafamda beliren,ana rahmindeyken gördüğüm duyumladığım beyaz bu, gökyüzünde dokunduğum.
Yerçekiminin varlığı kesinlikten tartışılabilirliğe taşınıyordu da nakliye işi bana düşmüştü sanki.Yeniden ana rahminde gibi ağırlaşmış hareketlerle, sessizliğin şarkısında beyaz bir dansa kaptırmışım kendimi doğmayı mı ölmeyi mi bekliyorum,bilmiyorum.Sadece mutluyum.Uçuyorum.Bütün radyo  frekanslarını,uydu alıcılarını herşeyi duyabiliyordum.Hiçlik nedir dede demiştim varlık ile yokluk arasındaki farkın en aza inmiş halidir demiştin.Sanırım burasıydı hiçlik,varlık ile yokluğun dengelenme anı bütün sesleri duymam ama hiçbirini algıyamam.Var ama yok. Algıladığım tek şey, bu duru su gibi mutluluğun rengi beyazdı.7 yaşında bir kız çocuğunun gülüşünü andırıyordu.Evet uçuyordum.
8 yaşındayım.Ben mutluluğu nasıl çizerim diye düşünürken tam bir yıl geçmiş. Bu kez büyük boy resim defteri duruyor  önümde. Dünyada, aşağılarda, iyiliğin varlığına ait tek kanıtmış gibi özenle açıyorum ilk sayfasını,artık biliyorum mutluluğu nasıl çizeceğimi.Sol elimdeki yara izine takılıyor gözlerim ister istemez.Olsun diyorum yürümeyi öğrenirken de kanardı dizlerim, uçmayı öğrenirken de olacak o kadar.
Mutluluğu bu kez nasıl çizeceğimi çok iyi biliyorum.Bütün dikkatimle beyaza boyuyorum sayfayı,hayır bu boş bırakmakla aynı şey değil! Heyecanlı fakat kendinden emindi ellerim,yaşanmışlık taşıyan gökyüzüne açılan,insanlara sarılıp sevgi bulaşan küçük ellerimle beyaza boyuyordum.Sessizliğim gibi beyaz,kocaman bir çığlık gibi..Annem gibi..Dedemin uçtuğu o hastahane odası gibi..Sarılmak gibi,oyunlar gibi,masallar, çocukluk ve masumluk gibi..bayram sabahları gibi..pamuk şekerleri gibi..Rengarenk uçutmaların uçuşu gibi,gökyüzüne dokunduğumda hissettiğim gibi,şükretmek gibi hep umutlu olmak, bütün güzel duyumlar ve duygular gibi beyaz..
Adımı söylemeyi unuttum.Umut'tu adım.Hepinizin içindeyim biraz,yaşatın beni mutluluk getireceğim size beyaz.

*bana doğanın dilinde konuşmayı öğreten Ali dedeme,sevgi ve rahmetle..
























5 Kasım 2014 Çarşamba

BİR SARHOŞ,BİR ÇIPLAK VE BİR DELİ




İlk cümleyi yazsam gerisi gelecekti ben de bundan korkuyordumlk cümleyi yazmaktan.Başlamıştım yazmaya gerisi gelecekti.Doktorların hastalarıyla olan ilişkilerini gizli tutma yahut buna benzeyen bir sorumluluğu olduğunu hatırlıyorum,peki hastaların da aynı sorumluluğu var mıydı? Endişelenmeyin doktor,bu cümleler korkutmasın sizi,okuyan ya da okumayan hiçkimse bilmeyecek sizi benim gibi.
  Soğuk burası mevsim ayırt etmeksizin,burda her mevsim dokundu tenime,soğuktu yazları bile,siz de hatırlıyor musunuz yazları üşüdüğünüzü,ruhunuzun soğuduğunu,hissizlik soğutuyordu ruhu.
  Rüzgarın arasına karışmış bir bebeğin sesi geliyor odama davetsizce, doktor ve benden başka kimsenin sesini bilmeyen bu duvarlar kadar şaşkınım.Bebekler dedim bebekler çıplak ve masum,henüz insanlar giydirmedi,  büyütmedi, kendi doğrularını öğretmedi, Tanrım nasıl da öldüreceklerdi masumiyeti! Bilmiyorlar ki çok daha iyi bi yer olabilirdi dünya çocuklar çıplak kalsa..
   Bir keresinde Tanrı’nın evine çıplak gitmiştim.Tanrı ona tertemiz gitmemizi istemez miydi?İnsanın elinin ve makinasının değdiği her şey pisti.Bedenim de tertemiz değildi ki önce annemin,sonra bir kaç kadının eli değmişti.Annem melekti ve iyi kadınlardı diğer hepsi.Tanrı çırılçıplak kabul eder miydi bizi sahi?
Tanrıyı seviyordum.O’nun da beni sevdiğine inanmak istedim.Hep istedim.Doktor Tanrıyla konuşabildiğime inanmıyor,ona bir gece Tanrının bana gülümsediğini anlattım,güldü geçti.Gökyüzünü bile görmeyen bu odada Tanrıyı gördüğüme inanmadı işte.
-Tanrı’ya inanır mısınız doktor?
-Bilmem hiç düşünmedim.
Yalan söylüyordu herkes düşünürdü bunu,herkese düşündürülürdü, kilisenin çan sesi ya da bir ezan sesiyle..
-Herkesin bir Tanrısı vardır doktor;sevdiği, inkar ettiği ya da sizinki gibi bir soru işareti.Doktor ışığı kapatıp gitmişti. Neyse ki uzun sürmedi bu karanlık,soğuk yalnızlık Tanrı benleydi.
   Bir sarhoşun dualarını kabul eder miydi Tanrı? Ederdi.Sarhoşken samimiydi insanoğlu ve Tanrı samimiyeti severdi.Çıkarcı bir dilencininkini kabul ederken,samimi bir sarhoşu geri çevirmek olur muydu,anlattılar ama öğretmediler ki Tanrının adaletini.
   Bir delinin dedikleri çok daha gerçekti bir falcınınkinden ve daha az bozardı halet-i ruhiyenizi,oldum olası sevmedim kehanetleri.Falcı olmaktansa deli olmayı seçerdim zaten.Düşündüklerimi fısıldamaktan vazgeçip  insanlarla ve kendimle sesli konuştuğum gün deli olmuştum.Yani hep deliydim, bir gün insanlar duydu sesimi delirdim.Daha ne isterdim ki Tanrı delileri de sevseydi.
    Bir sarhoş bir çıplak ve bir deli...Samimi,gerçek ve uzak durulası şeylerdi.İşte gelip bu hikayeye yerleşmişlerdi.Ya üç kişi olmalıydı bunlar ya üçü bir kişide..
Zaman ağırlaşıyordu,ölmek için acelesi yoktu ki biz gibi.
-Pardon saatiniz kaç doktor?
-Kaç olmasını istersin?
-Aslında bir önemi yok.
    Beklediğiniz başka bir zaman yoksa,gerçekten önemi kalmıyordu zamanın; mesai bitimini,  gelecek birini, herhangi bir anı beklemiyorsanız önemsiz bir ayrıntı saatler.Eminim sizin beklediğiniz bi şeyler vardır ki saate bakıyorsunuz nerdeyse her an,anı yaşamayı unutarak.Zamansızlık kavramının insanı hayvanlaştırdığını okumuştum bir romanda,doğruydu fakat yazar bir şeyi atlıyordu,zamansızlık hayvanlaştırsa da sanıldığı gibi akrep ve yelkovan düzenin tik taklarından ibaret olmaktan çok daha mutsuz hale getirmiyodu kimseyi, en azından beni daha mutlu etmişti.Tik tak’lar demişken aslında seviyordum modern dünyanın yokettiği, bu sesleri.Eski saatleri. Ama artık yoklar, sevdiğim her şey gibi.Zamanla bütün hesabımı kapattım neticede,zamanla oluyor muyduk,ölüyor muyduk yoksa oldukça ölüyor ve yalnızca öldüğümüzde mi olmuş oluyorduk?Bunları sorgulamaktan,bu sorularla doktoru yormaktan vazgeçtim.Ve hesaplamaya başladım zamanın ifade etiği tek şeyi, kaç zaman geçmişti O’nun üstünden,haa evet ‘O’,uğramasak olmazdı zaten ona,O’nun şarkılarıyla sarhoştum,en çok O’nun teniyle çıplak ve O’nun gidişiyle deli.Herkesin hayatında bir ‘O’ vardı ki ya kendinize getiriyordu sizi ya yok ediyordu benliğinizi..Bambaşkaydı benimki bir beni yokedip,asıl beni bıraktı bu odaya.Ben odadayım, yokum kimsenin hayatında ben varsam sadece odada.O’nu düşünüyordum işte bi gece daha..
--İnsan kötü bir alışkanlıktır ve çok sevsekte zararlı alışkanlıklar bırakılmalıdır,dedi doktor.
--Bütün kötü alışkanlıklar zor bırakılır.
--Ama bırakılır,bırakılmalıdır yoksa onlar sizi bırakır.
--Haklısınız,bırakmadan bırakılmalıdır ya da hayatta hiç kimseyi hiç bir şeyi alışkanlık haline getirmemeli doktor ama böyle yaşanabilir mi?
--Banyodaki aynaya bakmıyor musun hiç? Aynaya baktım yaşanıyordu.
Bir daha baktım, bi gariplik vardı bana ait olmayan bi şey aynada,doktorun siuleti beliriyordu sol köşede,doktora baktım bırakılmanın,kalmanın hüznü vardı gözlerinde doktora bir daha baktım gitmenin kendisi vardı.
-Herkes gider,dedi kapıyı çekerken
-Tanrı gitmez,dedim.Belli belirsiz gülümsemesini gördüm yine son karede,yoksa ‘Tanrı da gider miydi?’ o geceden sonra Tanrıyı da çok sevmemeye karar verdim,delilerin kendine özgü gülmesi , sizin deli deli gülme demeniz gibi, güldüm sonra bu kararıma.O' nu da sevmemeye karar vermiştim kimbilir kaç kere,kaç gece.
   Reçetenize uyuyorum doktor,alışkanlık haline getirmiyorum hiçkimseyi ve hiçbir şeyi.Reçetenize uyuyorum doktor artık insanları hiç sevmiyorum.Özünde herkesin iyi olması,her insanın bambaşka bir cevher oluşu gibi o umutlu safsatalarım yok artık.Reçetenize uyuyorum doktor seveceksem bundan sonra kekik kokan dağları,rüzgar kadar özgür olmayı,bir martı çığlığı,her iklimi yaşamayı ama  kendi denizimin mavisi kalmayı seveceğim, çıplak bir çocukken olduğu gibi.
   Doktoru da seviyordum hatta artık tek konuştuğum,gördüğüm,bildiğim oydu.Fakat gözlerindeki gitmek fiili beni çok korkutmuştu.Odamda ölü bulundu.ikinci bir defa bırakılmak olur muydu?
   İnsanlardan nefret ediyordum ve doktor artık konuştuğum,gördüğüm,bildiğim tek insandı.Benim aynamda fazlaydı.Odamda ölü bulundu.
   Ölülerle oyun oynanır mıydı babaanne, izin verir miydin boyayla yazamadıklarımı kanla karalamama,babannem bilmez ama kan en iyi mürekkepmiş,bu yüzden belki de tarihin kanla yazılışı.Bu defa da duvara sizin gibi önemli bir insanın en sevdiğim sözünüzü yazıyordum  ‘İnsan kötü bir alışkanlıktır.’
   Affedersiniz sizi öldürdüm çünkü size alışmıştım doktor! Siz öğretmiştiniz ya çıplak,sarhoş ve deli olmamayı,iyi  bir öğrenciyim ki bırakabiliyorum sizi,diğer bütün alışkanlıklar ve sıfatlar gibi..
Belki de tam tersi; sarhoş çıplak ve deli olmanın yanına eklenmişti katil kelimesi. Belki de ben bırakmamıştım da,ölüm en hakiki gidişti ve bırakılmış bir alışkanlıktım,geride.Bilemiyorum ki hangisi?
   Ama kim belirliyorsa dünyadaki sıfatları  ekleyebilir sona,bir firari.
i.